BBC İslam

İman etmeden mücadele edilemez mücadele etmeden de iman etmiş olunmaz.

Ateist Yazarlara Cevaplar 2

Posted by bbcislam Mayıs 12, 2009





















Dursun’un babası, oğlu daha doğmadan onun için kitaplar satın almaya başlar ve onu daha küçük yaşta, “Basra ve Küfe’de bulunmayacak ölçüde büyük bir din alimi” olması yönünde yoğun olarak koşullandırır. Bu amaçla babası onu 7-8 yaşlarına geldiğinde, daha ilkokula gidip okuma yazmayı öğrenmeden, camilerde medrese usûlü dinî eğitim veren hocaların yanına gönderir. Daha küçük bir çocuk olan Dursun kendisinden ileri yaştaki talebelerin eğitim gördüğü bu ortamlarda büyük sıkıntılara maruz kalır: Genelde Türkçe bilmeyen kürt hocalardan eğitim aldığı için öncelikle Kürtçe’yi öğrenmek durumunda kalır. Diğer talebelere göre yaşça küçük olduğu için bir çok açıdan zorluklarla karşılaşır. Temizlik imkanları sınırlı olduğu ve henüz kendisine bakabilecek yaşta olmadığı için bacaklarını zedeleyecek kadar kaşıntıya sebebiyet veren bitlerle boğuşur. Ama her şeyden önemlisi de anne-baba sevgisinden mahrum kalır, çocukluğunu yaşayamaz. Güzel elbiseler içinde oynayan, okula giden çocuk resimlerine imrenerek bakar. Tatil için gittiği memleketinde yaşıtlarıyla “tadına doyulmaz” oyuna daldığı bir zamanda babasının ‘pençesiyle’ yere yuvarlanır.[1]

Bütün bu olumsuzluklara rağmen onu büyük bir hırsla okumaya motive eden yegane sebep “Basra ve Küfe’deki alimlerin derecesine ulaşmak, hatta onları geçmek”; en büyük alim olur, en akıllı insan olduğunu kanıtlarsa “başa geçebilirdi”, hatta “cumurbaşkanı” bile olabilirdi. Yine kendi tanımlamasıyla “ne yapıp edip herkesi geçmeyi kafasına koymuş bir yarışçının tutkusu vardır içinde. Tüm varlığını sarıp sarmalayan bir tutku, aşk gibi.”[2]… Bütün bu öğrendiklerini de onu “hedefine götürecek bir basamak” olarak görür.[3] Ancak Türkçe okuma-yazmayı bile henüz bilmeyen, yaşadığı dünyadan habersiz olan Dursun’un, hem de daha çocuk yaşta, kelam, felsefe ve mantık ile ilgili eserleri kavraması beklenemez. Bundan dolayı okuyup ezberlediği bu eserler çoğu zaman onun kafasını karıştırır, zaman zaman kendi deyimiyle Tanrı’yla “kavga” eder; okuduğu kitaplarda “Adem’in topraktan, Havva’nın onun kaburga kemiğinden, Hz. Muhammed’in nurdan, Hz. İsa’nın Cebrail’in üfürüğünden, kendisinin ise meniden yaratıldığını” okur ve bunu haksızlık olarak yorumlar. Özürlü bir kızı, ormanda başı kesilmiş bir insanı, nehri geçerken boğulan arkadaşını, kurbağayı yutan yılanı gördüğünde bütün bunlardan dolayı sorumlu tuttuğu Tanrı’yı rüyasında görür ve O’na yaptığı işleri beğenmediğini söyler.

Çocukluğunda koşullandığı “en önde olma”, “kendisinden herhangi bir şekilde söz ettirme” tutkuları, din adına yaşadığı bütün negatif tecrübeleri, ileride bilinçaltından çıkacak, büyük ölçüde şahsiyetini ve dine bakışını etkisi altına alacaktır. Çocukluğunu anlatırken bütün olumsuzlukların sebebi olarak, annesine ve kendisine şiddet ve baskı uygulayan, sürekli “Abdul Hoca” diye bahsettiği ve dinle özdeşleştirerek “zalim baba” şeklinde nitelendirdiği babasını gösterir. Diğer yandan masumâne, insanî duygu ve güdülerini de din karşıtı bir bağlamda konumlandırır ve kendisine şefkatle davranan annesi ile özdeşleştirir. Babasının zulmünden kurtulup, insanî ideallerini gerçekleştirmek için çok okuyup ‘en öne’ geçmesi gerektiğini düşünür.Dursun için “din ve ilim” sözü edilen duygular denkleminde hayatı boyunca hep “araçsal” bir niteliğe sahip olmuştur. Öyle görünüyor ki, İslâm adına küçük yaşta, henüz anlamayacağı seviyede aldığı eğitim, ezberlediği kitaplar ve çektiği sıkıntılar, hayatı boyunca onu hedefine ulaştırması bakımından işlevsel olmuştur. Fakat diğer yandan da bütün bunlar hakikatte dini anlayıp kavramasına, Tanrı ile içsel bir iletişim kurmasına hayatı boyunca aşamayacağı bir engel oluşturmuştur. Bundan dolayı onun dini inanç ve anlayışının, aslında hayatının hiçbir döneminde, dinin özü olan Allah’a duygusal yakınlık ve içten bağlılık düzeyine ulaşmadığı anlaşılıyor…TRT’ye geçtiği yıllarda dine bakışı da değişir, namazı ve orucu da bu yıllarda bırakır. Dursun’a, dini varoluş meselesi olarak algılayan, samimi ve bilgi temelli inanç sahibi bir mü’min gözüyle baktığımızda onun bu değişimini anlamamız güçleşir. Şöyle ki, Türkiye Gençlik Teşkilatı aydın bir dindar olarak gördüğü Dursun’a Papa ile tartışma teklifi götürdüğünde, okuma ihtiyacı hissettiği Tevrat ve İncil’de Kur’an’da anlatılanların benzerini görünce, Hz. Muhammed’in bir “sahtekâr” olduğu fikrine vardığını ve Peygamberlik inancını yitirdiğini anlatır.[4] O’nun bu iddiasında samimi olduğunu kabul etmemiz için, Kur’an’ı da hiç okumadığını düşünmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’ın birçok ayeti zaten bu benzerlikten bahseder, hatta bazı tahrifleri dışında bu kitapları onayladığını belirtir.

Dursun, “Allah İnancı” konusunu işlerken anlatacağımız, bilimsel olarak nitelediği ilginç bir deneyle Allah’ın da olmadığına karar verir. Bu aşamadan sonra din, şahsiyetinin belirleyici yönlerinden biri olan ve İslâm’a karşı şekillenen “kin, nefret ve saldırganlık” duygularını besler. Bunu kendisi de ifade etmekten çekinmez: “O an bende öyle bir hınç oluştu ki, çünkü o (din, peygamber) benim gençliğimi, çocukluğumu aldı, onun yüzünden çocukluğumu yaşayamadım. Hiçbir hastalığın, kanser AİDS vb. hiçbir felâketin korkunçluğu, dinden gelen korkunçluk kadar korkunç değildir. O dakikadan itibaren dinle savaşa girdim.”[5] Bundan dolayı Dursun’un önerdiği dünyada öncelikle dinsizlik olacaktır.[6]Dursun aslında sadece dinle kavgalı değildir. Çevresiyle de uyumsuzdur. Gerek müftülüğü gerekse TRT’deki görevi esnasında yaşadığı sürgünlerin gerçek sebebi de bu olsa gerektir. TRT’den emekli olmasına sebebiyet veren son sürgüne gerekçe olarak “bunalım içine düşmek”, “iş çevresiyle uyumsuzluk” ve “psikolojik dengesizlik” gibi nedenlerin gösterildiğini yine kendisi anlatır.[7] O, bu sürgünlerini her yerde doğruyu söyleme kararlılığına bağlarsa da bu tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü o hayatının her döneminde bulunduğu yer ve konumla uyumlu görüşleri, en sivri ve uç düzeyde savunmuştur.

Dursun’un kişiliğinde belirgin olarak öne çıkan unsurlardan birisi de cinsel içerikli tecrübeleridir. Bunda bulunduğu eğitim ortamlarında kendisinden yaşça büyük olan talebelerde şahit olduğu, sağlıksız cinsel davranış ve konuşmaların yetiştiği ortamdaki katı geleneklerin vs. etkisi olmuş olabilir. Çünkü Kulleteyn isimli romanında bunlara uzunca yer verir. Dursun yine aynı romanında köpeklerin, koyunların çiftleşmesi gibi anlatımlara doğal görünmeyen bir tarzda yer verirken, koça masturbasyon yaptırdığını da anlatır. Rüyasında gördüğü peygamberden, sevdiği kızı elinden alacağı endişesiyle kaçar. Çocukluğunu anlattığı bu çalışmasında yazar, bazen aynı sayfada onlarca olmak üzere, yüzlerce defa argo ve iğrendirici ifadeye yer verir. Çoğu zaman da bu kullanımlarla İslâmî kavram ve değerler arasında irtibat kurar. Bütün bunlar aynı zamanda onun çocukluğunda din adına yaşadıklarının kişiliğinde bıraktığı derin izlerin işaretleri olarak görülebilir. Dursun’un bu üslûbu sadece bu romanında değil, başta Hz. Muhammed’i tanıtırken olmak üzere bütün yazılarında öne çıkar. Öyle ki kitaplarının yayıncısının bile, zaman zaman küfür derecesine varan bu ifadeleri “…….” işareti koyarak çıkarmak durumunda kaldığı anlaşılmaktadır. Onun İslâmî değerleri tanımlarken kullandığı üslûp ancak kendi kişiliğini tanımlaması bakımından bir anlam ifade edebilir. Çünkü herhangi bir nesneyi/değeri tanımlarken kullanılan sıfatların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı ancak tartışmalı yollardan sabit olabilir, fakat uslûp ve ifade tarzının sahibiyle alakası direkt ve tartışmasızdır.

Şimdi buraya kadar saydığımız bütün bu şahsiyet özelliklerinin, esası nesnellik ve tarafsızlık olan ilmi şahsiyeti zedeleyeceği açıktır. Onun değerlendirmeleri çoğu zaman hamâsi, agresif, hatta isterik denebilecek özellikler gösterir. Dursun’un bu tavrını örneklemek üzere herkesin yakından tanıdığı bazı kişi ve kurumlarla ilgili bazı değerlendirmelerini aktarmak ilginç olacaktır:Cengiz Çandar için: “Din ve Arap kokar”, “İslâm mücahidi rolü”nü oynar.Hasan Cemal için: “Şeriat ve İslâm savunuru bir Selâmetçi”, “İslâm mücahidi”, “İslâm birliği yanlısı çizgi paralelinde “Türk-İslâm sentezciliği” savunuru.İlhan Selçuk için: “İslâmcı Marksist” veya “Marksist İslâmcı”, “MHP çizgisine kaymış”.Cumhuriyet Gazetesi için: Özellikle Cengiz Çandar, Hasan Cemal ve İlhan Selçuk’un yazılarıyla “dinlileştirilmiş”, “İslâmlaşma” ve “Araplaşma” eğilimine girmiştir.R. Garaudy için: Onun müslüman oluşunu aldatmaca ve sahtelik olarak tanımlar ve çıkar hesaplarına bağlar, “karanlıkçı aydınların sapıklıkları” olarak değerlendirir.[8]

Kanaatimizce Dursun’un İslâm’ı değerlendirme konusundaki tavrı, bu kişi ve kurumları tanımlarkenki tavrından daha bilimsel, nesnel ve samimi değildir.

Dursun öyle bir insanıdır ki, kendisini “yüzyılların doğurduğu ölüm” olarak tanımlar; yani yüzyılların birikimiyle ortaya çıkan Dursun artık dinlerin sonu olacaktır, zaten “tabu can çekişmektedir” ve o dünyayı tek başına değiştireceğine inanır. Aslında o bu yönüyle adetâ bir “mesih” ve “kurtarıcı”yı andırmaktadır.İşte bütün bu tavrından dolayı onu, ancak Sosyalist Partisi, İşçi Partisi gibi aşırı sol çevreler ve her ne şekilde olursa olsun hiçbir ahlâkî ve bilimsel kaygı gözetmeden İslâm’ın geriletilmesi gerektiğini düşünenler sahiplenebilmiştir. Onun kitapları, sözü edilen bu anlayış sahiplerinin yoğun desteği, öldürülmesiyle oluşan popülaritesi, özellikle gençlerin din konusundaki bilgi yetersizliği ve onun dine bakışının materyalist ideoloji sahiplerinin bakışıyla paralelliği gibi sebeplerle belli bir okur kitlesine sahip olmuştur.

[1] Kulleteyn, s. 179

[2] , ae., s. 101.

[3] Ş. Perinçek, Turan Dursun Hayatını, Anlatıyor, s. 21

Not : Abit Dursun, Babam Turan Dursun, İst., 1995, s. 51. Bir başka zaman da müftü olarak dinle savaşmanın dürüstçe olmayacağı için bu mesleği bıraktığını anlatır. (Dursun, Hayatını Anlatıyor, İst. 1997, s. 36) Fakat bu iddiası pek tutarlı görünmüyor. Çünkü bundan sonra TRT’de on yıl süreyle “Din ve Ahlâk” programları yapmıştır.

[4] Ş. Perinçek,, Turan Dursun Hayatını Anlatıyor, s. 35, 36.

[5] Ş. Perinçek, ae., s. 36.

[6] Ş. Perinçek, ae., s. 61.

[7] Abit Dursun, Babam Turan Dursun, s. 52. Turan Dursun kendisine resmî olarak gösterilen bu gerekçelerin sürgün için “bahane” olduğunu ileri sürer.

[8] Bu değerlendirmeler için Turan Dursun’un Ünlülere Mektuplar (İst. 95) kitabındaki adı geçen şahıslara gönderdiği mektuplara bakılabilir.

NASIL ATEİST OLUNUR ?
Turan Dursun, kendisini ateist olmaya götüren düsünce dolu bilimsel deneyini(!), Yeniyuzyil Dergisi, sayi 6’da kendi agzından soyle anlatır:
” Allah’a inanıyordum. Ancak deneyimler yaptım kendi kendime. Su dolu kovanın icine süpürgeyi batırıp duvara sürdüm. Sekiller bir rastlantı… Dunya’nın oluşumu da öyle olmasın.. Bu arada o da tümden silindi.”Siz hala onu takip ede durun, Dursun babanızın zekasıniı durduğu boylece
tescil edilmiş oluyor…

Öncelikle, duvardaki su damlacıklarının evrendeki yıldız ve gezegenlere benzetilmesi yanlıstır, deneysellik ile uyuşmaz. Görünüş olarak benzetilmekten cok yapi olarak benzetilme vardir Turan Dursun’un “supurge deneyi”nde. Yani duvardaki su damlacıklarından yola cıkarak “evren de
öyle olmustur” demenin ilim ile yakından uzakta ilgisi yoktur.Ikincisi, sayın Dursun duvardaki su damlacıklarının tesadufen ve kendiliginden olduguna inaniyor, ki bundan yola cıkarak Allah’ı inkar ediyor. Halbuki o su damlaciklarinin kendisi (Turan Dursun) tarafından oluşturulduğunu unutuyor, veya düşünemiyor! “Eger duvardaki gelisi guzel su damlacıkları dahi kendiliginden olamıyorsa bu mukemmel kainak/evren nasil olur ki kendiliginden bir Yaratıcı olmadan olabilsin?” diye sorgulamıyor kendisini pesin hüküm vermeden once. Bundan anlaşılıyor ki sayın Dursun’un ilim-deney ile ilgisi pek görünmüyor. Olsa olsa Allah’in varligindan rahatsızlık duyan (cünkü yarin hesaba cekilme ihtimali var olacak!) bir kisinin en ufak bir ipucunu büyük bir delilmis gibi gormesinden ibarettir.

Ilk olarak, Turan Dursun’un kitaplarına baktıgımız zaman dini yonden ilimsellik ile yakından alakası olmadıgını dinden cok az anlayan kisi hemen anlar. Tamamen ayet ve hadis carpıtmalarından ibaret olan, daha dogrusu kendisinden once batılı Islam dusmanı mustesrikler hakkında yazılmıs yazıları kendine has bir üslupla kendine has bir baslık altında toplamıstır. Bu Islam dusmanlarina Islam alimleri gereken cevabi fazlasi ile vermislerdir. Bu hususta bilgi edinmek isteyen Asim Koksal’in buyuk bir saheseri olan “Islam Tarihi”nin 7nci cildine bakabilir. Orada acıkca goruluyor ki Italyan muste$rik Caetani Islam kaynaklarını, belgelerini ya ilaveler yaparak, ya kelime oyunu yaparak, ya da cıkartmalar yaparak tahrif etmis, bunu yaparken de alakalı alakasız “kaynak” göstermekten geri durmamısıir,..

Lakin, bilim bu arada bos durmuyor, işin gerceğini soyle acıklıyor:” Yapılan hesaplara göre, evrenimizin baslangıctaki gercek yogunlugu ile
otesinde olusması imkanı bulunmayan kritik yogunlugu arasındaki fark, yüzde birin bir kovadrilyonundan azdır. Bu, bir kalemi sivri ucu uzerinde bir
milyar yil sonra da durabilecek biçimde yerlestirmeye benzer. Ustelik evren genisledikce, bu denge daha da hassaslasmaktadır
Bilim ve Teknik :Sayi 201, s.16

İFTİRALAR VE CEVAPLARI – DETAYLAR SİTEMİZDE ! –

Görüş Değiştiren Tanrı

Bakara suresinin 106. ayetinin, Diyanet’in resmi çevirisindeki anlamı: “Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?”

Çeviride “ayetin hükmünü” deniyorsa da, aslında “hüküm” yer almıyor. Yani doğrudan “ayetin kendisinin yürürlükten kaldırılmakta olduğu”ndan sözediliyor ayette.

Burada anlaşılmayan bir nokta var kanaatindeyim… Kuranı tefsir ederken nasih ve mensuh adlı ortaya konan usulü takib etmeden yola çıkmak insanı asli manadan uzaklaştırır ki Turan Dursun hakkıyla bildiği bu ilmi Yahudi alimleri gibi gizlemiş ve insanların gözlerinden her yazısında olduğu gibi kaçırmaya çalışmıştır… Burada bunun sebeblerini araştıracak değiliz ama bunun böyle olduğu muhakkak aksi takdirde Turan Dursun hakkında ne dediğini bilmez bir ahmak hükmü sabitlenmiş olacaktır… Evet çeviride ayetin hükmü deniyor… Ayetin hükmünün nesh olması, ayeti nesh demek değildir herhalde çünkü o ayetin kıraati hala devam etmektedir. Bu gün bile… Bu demek oluyor ki, ayet nesh olunmuyor sadece içeriği ya benzeriyle ya da o günün ve insanların şartlarına göre yenileniyor…

Buna en açık misal içki ve şarabın haramlığını adım adım tamamlayan ayetlerdir ki, bu ayetler bir millete inmiştir ki o millet hayatının vazgeçilmez alışkanlıkları arasına soktuğu şarabtan soyutlanmalıydı… Bunun için adım adım iman kalblerde kökleştikçe dozajı artan bir hürmet ifade adilmiştir.

Demek ki Kuran’ın “Tanrı”sı, yukarıdaki ayette şunu diyor:

-Zaman zaman ayet yürürlükten kaldırırız.

-Kimi zaman ayeti unuttururuz da…

-Bir ayeti yürürlükten mi kaldırdık ya da unutturduk mu; ya “daha hayırlısı”nı önünüze getiririz; ya da benzerini.

-Bilesin ki “Tanrı”nın gücü herşeye yeter.

Burada kimi ayetin yürürlükten kaldırıldığı, kiminin ise untturulduğu çok açık biçimde anlatılıyor. Yerine konanlardan kiminin daha hayırlı, kimininse benzeri olduğu da…

Evet Kuranın sahibi yukarıda ifade edilenleri demiştir. Kimi zaman; kimi ayeti, kimi ayetin yerine muhkem kılmıştır O…

Ama bunu hırsız feneri gibi kullanmak aklın ve mantığın ötesinde bilinçli bir karalamanın alameti, sefihliğin en açık resmidir. Bu girişten sonra vakayı şöyle izah etmeye çalışalım… Kuran top yekun indirilmiş bir kitap değildir. Onun inişi İslami bir toplumun oluşumunu takib etmiştir. Varsayımlar üzerine değil bilakis sosyal hayata bağlı olarak gerçekleşen her müşkül olaya cevaplar vererek ve çözüm yolları sunarak inmiştir. Kur’anı bu yönüyle el almayanlar elbette aldanacaklar ve alim sandıkları nefislerinin süslediği güya bir tanrıtanımazlığa(ateizm) inanacak ,fakat hakiki tanrıyı bırakıp sahte tanrıların en adisi ve an basiti olan nefse ve hevaya putunu ilah olarak tanımakyacaklardır ama bunun da şuurunda olamazlar ki gözlerini, kalblerini ve kulaklarını perdeleyen ve kendi oluşturdukları önyargı perdeleri vardır.

Evet Kuran yeni oluşan bir toplumun nabzını tutmuş ve muhtemel doğacak problemleri ve var olan güncel problemleri tevhidi ölçüde çözmeye çalışmıştır ki bunu da hakkıyla yerine getirmiş ve diğer ideolojiler gibi tarihin belirli bir döneminde varlığını hissettirip kısa zamanda yok olmamak ve aktivitesini her zaman muhafaza etmekle haklılığını isbatlamıştır.

Nesh olayı Kuran için bir acziyet ve zillet değil bilakis onun şan ve şerefini bir kat daha arttıran, lafzının sahibi Allahu zülcelal hazretlerinin rahmaniyetinin sembolüdür çünkü o kullarına zorluk murad etmemiştir.

Ayet yürürlükten kaldırma, değiştirme:

Nahl Suresinin 101. ayetinin anlamı:

“Biz bir ayeti, bir başka ayetin yerine koyup değiştirdiğimiz zaman -ki, Tanrı ne indireceğini iyi bilir- dediler ki :”Sen, yalnızca bir uydurmacısın. Hayır, onların çoğu bilmez.”

Burada anlatılan bir ayet, bir başka ayetin yerine konuyor. Biri yürürlükten kaldırılırken diğeri yürürlüğe sokuluyor. Bakara suresinde de, burada da “Tanrı”: “Biz yapıyoruz bunu” diyor.

“Nesh”, Kuran’daki çelişkilere, Kuran yorumcularınca bulunan bir açıklama biçimidir. Hadislerdeki çelişkiler için de “nesh” ileri sürülerek açıklama getirilir.

Nesh ile kasdedilen Nasih ve mensuh ilmi diye hadis ve tefsir ilimlerine geçen kavram alimlerin Kuranı doğru anlama noktasında ortaya koydukları bir metoddur. Bunu Kurandaki çelişkelere Tefsir alimlerince uydurulmuş bir açıklama biçimi değildir. Demokratik ve Laik sistemleri savunan yazarların böylesine basit bir hukuk olayını büyüterek İslamın önüne sürmeye kalkması onun islam karşısındaki acziyetini gösterir…

Çünkü beşeri yargıların hakim olduğu sistem ve düzenlerde günü birlik yapı değişirken, ideal hiçbir zaman yakalanamamıştır. Nasıl beşeri sistemlerde her ne kadar istenilen bir ideali yakalamaksa Rabbul aleminde o gün ki insanlık seviyesini istenilen seviyeye çekmekte insanlara zorluk yerine bir kolaylık olması yolunda merhale merhale ilerleyen bir tedricilik sunmuştur.

İlk satırlarda örnek verdiğimiz içki meselesi bunun en bariz örneğidir. Alkolik bir toplum, ilk emirle nasıl evet hem de tam anlamıyla içlerine sindiremedikleri bir imanın tesiriyle nasıl bırakacaklardı…? Bu zor olmayacak mıydı… Elbette hemen bir anda senelerin alışkanlıklarını bırakmak zordur… Bu sebeble Allah önce içkinin bazı iyilik içerdiğini ama bu iyiliklerin kötülüklerinden az olduğunu söyledi, sonra aynı insanlara içkiyi hoş bulmadığını bildirdi ve son aşamada da dedi ki “içki şeytanın pisliğidir, onu kati surette terkediniz” bu güzelliği karalamaya çalışmak, karanlıklar içinde kalmış olmanın resmi değil de nedir? Şu satırların sahibinin ne kadar bedbaht olduğunu ve aşırı tarafgirliğin ve taassubun insanı ne kadar kör , sağır ve hissizleştirdiğini her vicdan ve insaf sahibi anlayacaktır :

Enfal suresinin 65.ayetinde “Ey Peygamber! İnanırları, öldürüşmeye (savaşa) kışkırt!” dendikten sonra şöyle deniyor:”Sizin sabırlı 20 kişiniz, onlardan 200 kişiyi yener. Sizin 100 kişiniz, kafirlerden 1000 kişiyi yener. Çünkü onlar anlamayan topluluktur.”

“Tanrı” burada, inanırları, kendilerinden sayıca 10 kat daha çok olan inanmazları yenecek güçte olduklarını açıkça bildiriyor. Ama daha sonra görüş değiştirmiştir. Bakın ne diyor:”Şimdi Tanrı sizden (yükü) hafifletti. Bildi -anladı (alimellahu)ki, sizde bir güçsüzlük vardır. Sizin sabırlı 100 kişiniz, onlardan (yalnızca) 200 kişiyi yener. Sizin 1000 kişiniz, Tanrı’nın izniyle, onların 2000 kişisini yener. Tanrı, sabredenlerle birliktedir. (Enfal, ayet:66 )
26/Kasım/1989 Turan Dursun (L.a.)

Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, nice çok gruplara galip gelmiştir… Tarih bunun misalleriyle doludur ki Arap müşriklerle yapılan üç savaş (Bedir, uhud, hendek) buna apaçık bir misaldir ve destektir, köstek değil.

Burada anlatılanlar artık trajikomik bir hal almıştır nitekim olayları sadece çarpıtmaktan ibaret bir şekle dönmüştür. Bu sözler bu yazılar, akıl ve mantığı akla ve mantığa rağmen savunmadır… Bu aklı savunan kendi gerzekliğini zevzekliğiyle beraber insanlara evrensel akli hükümlermiş gibi sunmak yoluna gitmiştir.

En baştan beri ifade edilen ufacık bir metodun gözardı edilmesi maalesef Turan Dursun’u böyle izansız ve ölçüsüz fikirler ortaya sürmeye götürmüştür. Bu satılmış ve düşüncesiz beyin şunu iyice belleneli ki Kuran statik bir ibadetler rehberi olmaktan, pat diye semadan alın size bir din ne yaparsanız yapın diye yollanmış bir emir ve yasaklar manzumesi olmaktan ziyade insanla ve onun hayatıyla özdeşleşerek gelişmiş sure sure ayet ayet insanın derdine derman olmaya gelmiştir. Onun için de zaman ve mekana göre olaylar içermesi doğaldır ki burada şu durum ortaya çıkar ki, sadece bir olaya mahsus inmesi onu 1400 yıl öncesi çöl kanunu yapmaz bilakis onun bu hükmü o olaya benzeyen o olayla aynı şekilde tezahür edecek olan tüm olaylar için örnek bir hükümdür.

Tekrar asıl mevzuya dönecek olursak burada savaşan bir kavim vardır. Bu kavim sayıca, teknik bakımdan, alt ve üst yapı bakımından kendinden üstün ve kendilerini güç ve kuvvetlerini iyi bilen bir diğer kavimle savaşmaktadırlar. Bir komutan elbette böyle bir durumda ey askerler bu düşman fazla hadi geriye dönün demeyecektir artık iş işten geçmiş ve er meydanı gözükmüştür. Buradaki ayetler nasih ve mensuh şeklinde değil nüzul sebebi yani vahyediliş sebebi ve o anki durum göz önüne alınarak incelenmelidir ki Allahu teala kendi yolunda cihad edenleri kat kat düşmana karşı teskin ediyor ve onlara psikolojik bir destek sağlıyor ve her şeyin maddi servet ve kuvvetten ibaret olmadığını ifade ederek, iman ehli o kutlu orduya kat kat fazla 2 misli ,10 misli ve ya 100 misli karşıdaki kuvvet ne olursa olsun onların iman kuvvetini ve Allah’ın desteğini almadıkları sürece hezimete mahkum olduklarını ifade ediyor. Allah vadinden dönmez ki dönmemiştir de o mübarek orduları iman silahını bırakmadıkları müddetçe hep zaferlere muhatab kılmıştır, maddiyatları her ne kadar kat be kat az da olsa… Ne büyük nimet? Kulunu hak üzere sabitleyip yerlerin ve göklerin anahtarını veren Allah’a hamdolsun….

EFSANELERDE VE İSLAMDA ÇAMURDAN YARATILIŞ

“And olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.” (Mü’minün, 12-16 ayetler.)

İslam’ın kutsal kitabı Kuran ilk insanın yaratılışını böyle anlatır. Daha bir çok surede aynı açıklamayı okuyoruz: “Hakikat Biz onları cıvık çamurdan yarattık.”(Es Safaat,11), “O, insanı bardak gibi çınlayan kupkuru bir balçıktan yarattı.”(Er-Rahman,14)

Sad Suresi’nde ise, insanın yaradılışından tedirginlik duyan şeytanla Allah tartışıyor: “Rabbin o münazara zamanında meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın: Bütün melekler toptan secde etmişlerdi. İblise gelince, o büyüklük taslamış ve kafirlerden olmuştur. Allah: ‘Ey İblis, kudretimle yarattığıma secde etmekten seni men eden nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlandın mı?’ dedi. İblis :’Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise çamurdan yarattın’ dedi.” (Sad:71-76)

Kuran’a göre, Adem çamurdan yaratılmıştır, sonra onun kaburga kemiğinden Havva, sonra ikisinin birleşmesinden Habil ile Kabil. Öykü uzar gider.

Sıtkı, Luksor Tapınağında

Sıtkı, dinine bağlı bir gençti. Namazını, orucunu hiç kaçırmazdı. İmam Hatip mezunuydu. Bütün amacı daha da derinleşmekti. Süleymaniye’ nin arka sokaklarında otururdu. Babası manifaturacıydı. Geceleri, Kur’an ve Hadis kitapları okurdu. Meraklı bir gençti, felsefeyle ilgilenirdi. Bütün düşüncesi, Mısır’da El-Ezher’de okumaktı.

Babası sonunda kararını verdi. Elindeki avucundakiyle, Sıtkı’yı Mısır’a yollayacaktı. Oğlu, orada okuyacaktı. Dünyalar, Sıtkı’nın olmuştu.

Mısır, Sıtkı’yı büyülemişti. Gezecek, görecek, araştıracaktı. Bir gün, ünlü Luksor Tapınağı’nı gezmeye başladı. Elinde bir katalog vardı. Sayfalarını karıştırdı. O ne? Ne kadar ilginç bir kabartma resmiydi. Hemen altındaki yazıyı yutar gibi okudu: “Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı Khnemu’yu çömlekçi çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratırken görüyoruz.”

Sıtkı’nın kafasında birden şimşekler çaktı. Soluğu kabartmanın önünde aldı. Aklına, Kuran’daki sureler gelmişti. Kur’an, ilk insanın çamurdan yaratıldığını söylüyordu. İşte, önündeki kabartmada, öküz başlı Mısır tanrısı Khnemu, bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu. Hem de Kuran ayetlerinin inişinden yüzyıllar öncesine ait bir kabartmaydı bu..”Allah, Allah..” dedi.

Düşüncelere daldı Sıtkı. Acaba, eski çağların, diğer uygarlıklarında yaratılış öyküleri nasıldı? “Tanrılara sormalı” diye düşündü. Sonra kendi kendine kızdı. Ne biçim şeyler düşünüyordu. Mısır’da öğle sıcağı ne kadar bunaltıcıydı. Gevşedi. Luksor Tapınağının loş bir köşesinde tatlı hayallere bırakmıştı kendisini. Birden silkelendi, araştıracaktı. Sıtkı, eski efsaneleri, mitoloji ve arkeoloji kitaplarını topladı. Durmadan okuyor, kitap sayfaları arasından tanrıları çağırıyor, onlarla konuşuyordu.

Zeus da çamuru kullanmış

“Ey yüce tanrı Zeus, in bakalım Olimpos dağından. Yanına Prometheus’u da al gel bakalım.” Böyle bağırıyordu Sıtkı, Olimpos Dağı’na karşı. Zeus da şaşırmıştı. Aşağıda bir ademoğlu kendisine emrediyordu. Olacak iş miydi? Vardır bir hikmeti diye düşündü Zeus. Prometheus’u da yanına aldı, merakla indi.

“Önce sen anlat Prometheus, anlat bakalım insanı nasıl yarattın?”

“Ey ademoğlu, 2000 yılının adamı, anlatayım” dedi Prometheus. Falso vermemek için iyice düşündü ve söze başladı: “Babam Titan Giapeto, Zeus ile savaş halindeydi. Ağabeylerim Menezius ve Atlas’ı, gaddar Zeus cezalandırdı. Ben savaşa katılmamıştım. Fakat, Zeus’u da hiç sevmedim. Çünkü, evrenin dört köşesinde yaşanan acılara tatsızlıklara karşı çok ilgisiz davranırdı Zeus. Nefret ederdim ondan. Sonunda kararımı verdim. Kendim gibi duygulu varlıklar yaratmalıydım. Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum. Bir insan heykeli yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk ölümlü yaratıklar oluştu böylece.”

“Ey Prometheus, neden çamuru kullandın?” diye sordu Sıtkı.”Bilmem ki,” dedi Prometheus. “Ben, önceki tanrılardan böyle gördüm. Böyle terbiye aldım. Örneğin, Zeus da böyle yaratmıştı insanı.”Onlar nereden bileceklerdi Sıtkı’nın ne düşündüğünü? Kuran’ı okumamışlardı ki. Elindeki mitoloji kitabına baktı. Prometheus,doğru söylüyordu. Hışımla Zeus’ a döndü:

“Sen anlat bakalım gaddar tanrı, sen nasıl yarattın insanı?”

“Namlı, şanlı Hephaistos’u çağırdım hemen, ‘bir parça toprak al, suyla karıştır’ dedim. ‘İçine insan sesi koy, insan gücü koy. Bir varlık yap ki, yüzü ölümsüz tanrıçalara benzesin.’ Koca Hephaistos, topal tanrı, hemen yaptı dediğimi. Bir kız biçimine soktu toprağı. Ses koydu içine. Ve, Pandora adını koydu. İşte, böyle yarattım insanı.”

İyice terlemişti Sıtkı’nın karşısında Zeus. Koca yunan tanrısı, yalan söyleyecek değildi ya. Milattan önce 8.yüzyılda yazılan Hesiodos Destanı da aynen öyle anlatıyordu olayı.

“Ey Zeus, insanı yaratmak için çamurdan başka bir şey bulamadın mı?” diye sordu Sıtkı. Örneğin, demirden veya taştan yaratılsa, belki insanın mayası daha sağlam olurdu. “Bizde adet böyledir,” dedi Zeus. “Benden önce, Marduk da böyle yaratmıştı insanı.”

Sümerlerdeki ilk harç

“Peki, dönün bakalım yüce dağınıza,” diye emretti Sıtkı. Bu sefer aklına Marduk takılmıştı. Sümer tanrısıydı, Marduk. Mezopotamya’da yaşardı. Kitabına baktı. Ilk Sümer dönemine dayanan ve milattan önce 7. Yüzyıla ait olan tabletler, 1914-1929 yılları arasındaki arkeolojik kazılarda bulunmuştu. Oluşma tarihi dörtbin yıl öncesine uzanan Sümer Efsaneleri’nde, “Enuma-eliş Destanı”nda tanrı Marduk’tan söz ediliyordu.

Sayfaları karıştırdı Sıtkı. Karıştırırken, Dicle ile Fırat’ın birleştiği bereketli topraklarda buldu kendini. “Marduuuk” diye bağırdı. Marduk hemen gelmişti. “Söyle derdini ademoğlu” dedi.

“Olimpos’un tanrısı Zeus senden söz etti. Anlat bakalım insanı nasıl yarattığını” dedi Sıtkı.

“Bizim eski tanrılar, yaptığım işlerden dolayı teşekkür etmişlerdi bana. Hallerinden çok memnun olduklarını, ancak kendilerine hizmet edecek, tanrı niteliği taşımayan bir yaratığa ihtiyaçları olduğunu söylemişlerdi. Bunun üzerine, ben de Ea’nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu’nun kanıyla yoğurdum. İlk insanı meydana getirdim.”

Bu kadar da benzerlik olur mu diye düşündü Sıtkı. Yoksa Marduk palavra mı atıyordu? Kitabından “Enuma-eliş Destanı”nı buldu. Okudu. Hayret!..Sadece Enuma-eniş’te değil, Ullikumi, Sankhuniaton gibi diğer Sümer efsanelerinde de yaratılışın ilk harcı olarak çamur kullanılmıştı. Marduk’a teşekkür etti. “Kafamı iyice açtın sevgili Marduk” dedi.

Marduk da şaşırmıştı. Kimdi bu ademoğlu? Nasıl olur da yüce tanrıları sorguya çekerdi? Zeus kendisine önceden haber vermişti. “Aman,dikkat et,” demişti. “Bu Sıtkı dedikleri 2000 yılının adamı.” Marduk, “Ben de Aruru’yu arayayım” diye düşündü. “Ne de olsa dayanışmak zorundayız bu devirde. Ademoğulları işi azıttı.”

Gılgamış’ta da yaratılış çamurdan

Sıtkı okuyordu, sürekli. Bir ara eline Gılgamış Destanı geçti. Daha önce okumuştu. Fakat yaratılış açısından hiç incelememişti. “Okuyalım bakalım” dedi kendi kendine.

Birden karşısında Aruru belirdi Sıtkı’nın. Bulunmaz fırsattı. “Ey yüce Aruru,” dedi Sıtkı, “Bir inceleme yapıyorum, tüm tanrılara soruyorum, insanı nasıl yarattınız diye?” Aruru, hazırlıklıydı. Marduk’tan bilgi almıştı. Karşısındakinin kül yutmayacağını biliyordu. “En iyisi doğruyu anlatmak,” dedi ve başladı konuşmaya: “Büyük gök tanrısı Anu -ki, kendisini ben yarattım- Uruk halkının ah ve figanlarını dinlemişti. Beni çağırdı. ‘Sen,’ dedi, ‘Beni yarattın, şimdi de fikrimi yarat.’ Bunu duyar duymaz, Anu’nun fikrini kalbimde yarattım. Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu yazıda, kahraman Engidu’yu yarattım. Çamurdan yarattığım Engidu, demir gibi serttir. Bütün gövdesi kıllardan simsiyahtır. Kadın gibi uzun saçları vardır.”

“Doğru söylüyor,” diye düşündü Sıtkı. Gılgamış Destanı’nı hatırlamıştı. Fakat şimdiye kadar çamur meselesi ilgisini çekmemişti. Şimdi, herşey kafasında yerli yerine oturuyordu. Bereketli toprakların efsanelerinde ilk harç, çamurdu.

Önce böcekten, olmayınca çamurdan:

Acaba uzak diyarların tanrıları da insanı çamurdan mı yaratmıştı? “Çinliler ilginçtir,” diye düşündü Sıtkı. “Bir de onlara bakalım.” Kitapları okumaya devam etti. Çin Efsaneleri bölümünü buldu. Tanrı Pen-gu’dan bahsediliyordu. “Pen-gu” iye seslendi. Zümrüdü Anka’nın kanadına binerek geldi Pen-gu.

“Anlat bana yüce Pen-gu,” diye sordu Sıtkı. “Sen nasıl yarattın insanı?”

“Ben çok kuvvetliydim,” dedi Pen-gu. “Havayı toprak ve yeryüzü olarak ikiye böldüm. Sonra öldüm. Nefesimden rüzgarlar, sesimden gökgürültüsü, gözlerimden güneş ve ay, vücudumdan dağlar, kanımdan ırmaklar ve denizler, saçlarımdan yıldızlar, terimden de yağmur meydana gelmiş. Daha sonra çürüyen bedenimde kaynaşan böceklerden insanlar oluşmuş.”

“Hah!” diye bağırdı Sıtkı. “İşte şimdi değişik bir öykü buldum. Demek Çinliler böcekten geliyorlar.”

“Daha bitmedi, sabırlı ol,” diye seslendi yüce Pen-gu, bilge bir tavırla. Ve devam etti.

“Zamanla gökyüzünün bir bölümü denizlere düşerek insanlığı yok etti. Bunun üzerine tanrıça Ngüho, yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden sınırlarına itti ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı.”

“Hayret,” dedi Sıtkı. “Demek Çin tanrıları da insanı çamurdan yaratmışlar.” Pen-gu’ya teşekkür etti.

Tevrattan Kur’an’a:

Nereye al atmışsa, önüne çamurdan yaratılış çıkmıştı. Evet, hepsi birbirinden “kopya çekmiş”ti.

Acaba, Tevrat ne diyordu? İşte bulmuştu, okudu:

“Ve Allah dedi: ‘Suretimizde, benzeyişimize göre insan yapalım/Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu Allah’ın suretinde yarattı./Ve Rab Allah yerin toprağından Adam’ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve Adam yaşayan can oldu./Fakat adam için kendisine uygun yardımcı bulunmadı./Ve Rab Allah Adam’ın üzerine derin bir uyku getirdi ve o uyudu ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı ve yerini etle kapladı./Ve Rab Allah Adam’dan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu Adam’a getirdi..”

Adem ile Havva’nın ilk günahları ve cennetten kovuluşları ile devam eden bu yaratılış öyküsü, hemen hemen aynen Kur’an’a geçmişti.

Neden Çamur?

“Neden çamur?” diye düşüdü Sıtkı. Kimbilir, belki de atalarımız, kendilerine son derece gerekli olan, tüm ihtiyaçlarını karşılayan
su ve toprağa özel bir önem vermişlerdi. Su ve toprak birlrşince çamur oluyordu. Zaten günümüze değin gelen büyük efsaneler, soyut düşünce sistemleri, Dicle’nin, Fırat’ın, Nil’in, Indus’un, sulak ve bol çamurlu topraklarından yeşermişti. Büyük uygarlıklar yaratan bu topraklar, zengin efsanelere de yataklık etmişti. Bin yıllar öncesi insanlarının su ve toprağa olan bu şükran borçlarını anlamamak mümkün değildir.

Ortadoğu Tanrılarının Etimolojik Gelişimi:

Ortadoğu’da çeşitli dönemlerde yaşayan halkların tanrılarının adları ilginç bir evrim gösterir:

Ibraniler’de kah “Yehova” kah “Elohim” olur. Tevrat’taki bu iki tanrı adı Yehova ve Eloha’nın geçtiği satırlara dayanılarak metin ayrılıkları saptanmış. Aramice “elah” kelimesi ile Tevrat’taki bu “eloha” kelimesi, Incil’de Isa’nın ağzından, “Eloi, eloi, Lama sabachtani” (Tanrım, tanrım. Beni niçin bıraktın) biçiminde görülür. Islam öncesi Araplar’da erkek tanrı için kullanılmış olan “ilah” kelimesi de Islamiyet’ten sonra ufak bir gramer türetilmesi ile “Allah” olur. Kur’an’ın bazı surelerinde yer yer “ilah” kelimesine de rastlanır.

“İnsan Çamurdan Yaratıldı” Efsaneleri Özeti:

Kutsal kitaplarda sözedilen “insanın çamurdan yaratıldığı” fikri, kutsal kitapların ortaya atılmasından çok daha önceki çağlarda yaşayan insanların eserlerinde ve efsanelerinde görülmüştür. Bu durum, kutsal kitapların içine bu eser ve efsanelerden alıntı yapıldığının göstergesidir. Bu efsane ve kutsal kitapların ifadeleri şu şekildedir:

1)Gılgamış Destanı: “Ellerimi yıkadım. Bir parça çamur koparıp yazıya attım. Ve bu yazıda ,kahraman Engidu’yu yarattım.”

2)Sümer’lilerin Enuma-eliş Destanı: “Bunun üzerine ben de Ea’nın yardımını istedim. Toprağı, Kingu’nun kanıyla yoğurdum. İlk

insanı meydana getirdim.”

3)Çin Efsanelerinden: “Bunun üzerine Tanrıça Ngüho yengeç elleriyle gökyüzünü yukarıya kaldırdı, denizleri yeniden sınırlarına

itti. Ve çamurdan yeni bir insan türü yarattı.”

4)Mısır’da Luxor Tapınağı’nda bulunan kabartma bir resim: “Kral Amonhotap III olarak betimlenen Tanrı Khnemu çömlekçi

çarkında erkek ve dişi iki insanı yaratıyor.”

5)Hesiodos Destanı. “Namlı, şanlı Hephaisdos’u çağırdım hemen. ‘Bir parça topral al, suyla karıştır’ dedim. ‘İçine insan sesi koy,

insan gücü koy.”

6)Yunan Efsaneleri’nden: “Gözyaşlarımla toprağı çamur haline getirdim ve yoğurdum (Prometheus anlatıyor.) Bir insan heykeli

yaptım. Sonra bu heykele ruh verdim. İlk ölümlü yaratıklar oluştu böylece.)

7)Tevrat’tan: “Ve Rab Allah yerin toprağından Adam’ı yaptı ve onun burnuna hayat nefesini üfledi ve adam yaşayan can oldu.”

8) Kur’an, Mü’minün 12-16: “And olsun ki Biz insanı süzme çamurdan yarattık.”

9) Kur’an, Es-Safaat 11: “Hakikat Biz onları cıvık bir çamurdan yarattık.”

10)Kur’an, Sad 71-76: “Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Artık onu tamamlayıp içerisine de ruhumdan üfürdüğüm zaman kendisi için derhal ona secdeye kapanın.”

Bu yazıyı kaleme alış gayemiz yukarıda yazılmış olan yazıya bir reddiye sunmaktır… Bazı tarihi gerçekliklerden yola çıkarak yazar kendine göre bazı mantıksal bağıntılar kurarak bazı sonuçlara varmıştır ki biz de aynı metodla bağıntılar kuracak ve onun mantıksal denklemlerine önermeler sunacak ve çözümlemelerimizle, yazar Turan Dursunun mantığının sağlamasını yapacak ve meseleyi sağlam zeminler üzerine oturtmaya çalışacağız…

Öncelikle yazar bu yazıda hangi hedefi seçmiş ve bu yazıda hangi temayı işlemeye çalışmış onu tesbit ederek konumuza bir giriş yapalım…

Yazar tarihte kendine ait özel bir yeri olan bilinen medeniyetlerin kalıntılardan elde edilen bilgilerden bir derleme yapmış, bu derlemelerinde de bir gerçek bulmuş ki her medeniyet kendi inancını etrafında şekillendirdiği ilah veya ilahları adına yaratılış gerçeğini yorumlamıştır… Bu yorumlardan sonuç olarak her medeniyet yaratılışın topraktan olduğunu kabul etmiştir, diyerek bunların hepsi birbirinden iktibas ederek inançlarını şekillendirmişlerdir tezini ortaya sürmüştür… Denklem bu… madem tüm medeniyetler toprağı yaratılışın hammaddesi olarak almış, o halde bu medeniyetlerin hepsi bu hikayeyi birbirinden aşırmış, kopyalamış… Gerçekten yazarın dediği gibi bu anlatılan şeyler bu şekilde bir anlayışı destekler mi, acaba?

Allahu Teala Kitab-ı Hakiminde şöyle buyurur: “Andolsun biz her kavme Allaha itaat edin ve Tağuta kulluktan sakının diye bir peygamber göndermişizdir” Dikkat edilirse ayet her kavme bir nebi rasul ve elçinin geldiğini ifade eder… – Yazar bu ayeti neden gözlerden uzak tutar acaba :..!? –

Yukarıda yazar Turan Dursun’un metninde geçen olayları başka şekilde yorumlamak mümkün değil midir? Sadece kurulacak mantık örgüsü, bu şekilde mi tezahür eder, başka ihtimal hesaplarına mahal yok denilebilir mi? Bilimsellik görüşü sadece bu görüşte mi ortaya çıkmıştır? Elbetteki hayır…

Şimdi biz meselemize geri dönelim inşaallah…

İslamın Tarih anlayışına göre İnsanlık bir tek ana ve babadan türemiştir… Buradan da sonuç insanlar hakiki bir tevhid inancı ve Rabbani bir anlayışla Tarih sahnesinde adımlarını atmaya başlamışlardır gelecek zamanlara, zamanımıza ve bizden sonraki zamanlara… Yani insanlığın başlangıcı bir Allah inancı, Ahret inanışı, Yaratılış bilinci ile olmuştur…

Elbette bu hakiki inanca bazen zulüm yani şirk karıştıranlar olmuştur. Böylece de hakk dinden uzaklaşıp zaman dilimi içerisinde adım adım ebedi gerçeklerden uzaklaşmış ve yollarını şaşırır olmuşlardır… Ama bu demek tümüyle kültürlerinin ve temel bilgilerinin hepsini unutmuşlar demek değildir. Bilakis taşıya bildikleri kadar bilgi yükünü gelecek nesillerine aktarmışlardır…

Aktarmışlardır ki sosyalist düşüncenin babası Hegel’in Tarihi determinasyon düşüncesine göre de yapılacak yorum şekli budur… Çünkü Hegele göre Tarihte yaşamış milletler yaşarlar ve ölürler öldüklerinden genç medeniyetlere iyi yönlerini bırakıp tarih sahnesinden silinirler ve yeni genç medeniyet onlardan devraldığı iyilikler ve güzel yönlerle bunları daha da geliştirir.

Hasılı gördüğümüz şudur ki medeniyetlerin iktibası gerçektir. Evet buram buram bir iktibas kokusu var. Ama bu yazarın diğer iddialarını kabul etmemizi de gerektirecek bir kabullenme değildir. Bilakis bu iktibas alenen Allahın elçilerinden yapılmış bir iktibastır. Çünkü Allah farklı zamanlarda farklı kavim ve gruplara elçilerini göndermiştir.

Nasıl Hz.Muhammed bize Nuhun Tufanını, Musa a.s. Kıssasını, Yusuf, Yakub, İbrahim, Adem, Hud, Salih ve Şuayb peygemberlerden bahsetti ise nasıl o bize yaratılıştan bahsetti ise o dönemde insanlığa müjdeci olarak gelen nebiler de bu kıssalardan hikayeler anlatmışlardır…

Hakikat şu ki, Allah zaman zaman insanlara hatırlatıcı olarak elçilerini göndermiş ve onların bilinç altlarında yatan inanç küllenmelerini közlendirmiş ve alevlendirmeye çalışmışlardır… Nihayetinde her insan yaratılış gibi diğer Rahmani gerçeklere muhatab olmuş ve zaman dilimi içinde uzaklaşmışlar ve elbette bazı birikimler ve yaklaşım tarzlarını örf ve adetlerine geçirmişlerdir. Böylece de haliyle destanlarında ve kendilerince tarihi tutanaklarında bu meselleri işlemişlerdir.

Bu bizim birinci izah tarzımız… Elhamdulillah…

İşi bir başka açıdan da şu şekilde değerlendirebiliriz… Öncelikler tüm kavimler eğer bu şekilde izah etmişlerse ki tevatür olur çünkü bu kadar farklı kültürü temsil eden insanların bu kadar farklı insanların tek meselede bu kadar ortak beyanda bulunmaları yalan üzere ittifak olamaz. Çünkü bunların bu halleriyle böylesi bir yalan üzerinde ittifak etmeleri mümkün değildir…

Bu iki…

Üçüncü husus ise Bu mesellerin Kur’anı destekler mahiyette olmalarıdır… Çünkü Kur’an yaratılışı en muhkem şekilde ifade etmiştir…

Dördüncü husus da üçüncü hususa bağıntılı olarak geliştirdiğimiz bir diğer izah tarzıdır ki Yaratılış safhalarını en orijinal ve musbet ilme uygun şekilde izah eden yegane eser ki dini kaynaklar bakımından Kur’an-ı Azimuşşandır… Nihayetinde yazarın ilk başta aldığı Mu’minun Suresinin ayetleri bu iddiayı en iyi belgeleyen Kur’an ayetlerinden sadece birisidir. Bakınız Allah-u teala Kitabında Yaratılışı nasıl da izah ediyor:

“And olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra da onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi bir kan pıhtısı haline getirdik, derken o kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydirdik. Ve sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah’ın şanı ne yücedir.” (Mü’minün, 12-16 ayetler.)

Ayete ufacık adaletli ve insaflı bir bakış gerçekleri ayan beyan ortaya serer… İlkönce Allah çamurdan nasıl yarattığını beyan eder ki bu mugayyibattandır… Nasıllık ve niceliğini bilemediğimiz bir yaratılış safhasıdır…

Ama diğer aşamalara geçtiğimizde biiznillah yaratılışın maddi boyutu ve zahir olan kısmı olan Ana Rahmindeki safhalara dikkat çekilir…

Sağlam yere (ana rahmi nutfe için gerçekten en mükemmel şekilde tüm imkanlar ve ihtiyaçlara göre donatılmıştır bu sebebten de sağlam tabiri onun için sıfat olarak kullanılmıştır) yerleştirilen nutfe meselinden sonra gelen bir çiğnem et tanımlaması çocuğun ana karnındaki bir dönemdir ki doktorların elde ettikleri ultrasonik görüntülerden elde edilen fotoğraflarda sanki ısırılmış ta üzerinde diş izleri kalmış bir çiğnem et şekli hemen o fotoğraflarda göze çarpar…

Henüz insanların iç organları hakkında sağlam ve doğru bir bilgiye sahip olamadıkları bir dönemde böylesi bir bilgiyi verebilecek tek varlık Allah-u Azze ve Celle hazretleridir. Nihayetinde Rasulullah röntgen ışınlarından ve ana rahminde çocuğu inceleme ve görebilme teknolojisinden mahrumdur ve Kur’anı onun kelamı olduğu (Yazar saraheten bu iddiasını başka yazılarında ortaya koymuştur) iddiasını tek başına fasid kılan ve zevale erdiren muhkem kelimelerdirler…

Ayetin devamında gördüğümüz o etten kemikler yaratıldığı ve sonra etlendiğinden bahsedilir ki bu da bir mucizedir… Çünkü musbet ilmin şu anda ana rahminde tesbit ettiği şekilde ayet-i kerime tarifini yapmış ve yine Kur’anın Allah kelamı olduğu yaratılışı hakkıyla bilen ilim ve hikmet sahibi yüce yaratıcı Hakk Teala tarafından Rasulullah’a vahyedildiğinin resmidir. Çünkü çiğnem et şeklinden sonra insanın kemik yapısı yani iskeleti şekillenir…Bu konuda Süleyman Ateş Hoca’mınız tefsirinde ayrıntılı resim ve tıp-ilim-kur’an eksenli açıklamalar mevcuttur !

Vel hasılı kelam bu yazı tamamen şahsi yorumları içermektedir ki her şahsi yoruma karşılık gelebilecek muhakkak bir yorum daha bulunabilir… Lakin benim ve Yazar Turan Dursun’un yazısında şahit olduğumuz bir diğer husus vardır ki herkesi susturacak derecede ziyası akılları kapsayan hakikatler üstü bir hakikattır ki o da Yaratan Allah’tır. Bu sebebten 1400 senelik mazisinden bu yana insanların son tesbit ettiği ilmi ve fikri gerçekliklerle ters düşmemiş ve akılla nizalaşmamış bilakis geçen zaman onun en iyi müfessiri, her yeni buluş onun için yüz akı ve Muciz’ul kelam ve Kelamullah oluşunu isbatlayıcı olmuştur…

ALLAH VE GEMİLER

Muhammed’in her fırsatta insan topluluklarının yanına giderek onların konuştuklarını dinlediği bilinir.

9-Tevbe 61. (Yine o münafıklardan:) O (Peygamber, her söyleneni dinleyen) bir kulaktır, diyerek peygamberi incitenler de vardır. De ki: O, sizin için bir hayır kulağıdır. Çünkü o Allah’a inanır, müminlere güvenir ve o, sizden iman edenler için de bir rahmettir. Allah’ın Resûlüne eziyet edenler için mutlaka elem verici bir azap vardır.

Mekke’de yaşayan insanların bir çoğu denizi ve zamanın ticaret amacı ile kullanılan gemilerini görmemiş insanlar oldukları için, çarşıda bir araya gelmiş ufak topluluklar, deniz yolu ile Mekke’ye mallarını getiren tacirlerin anlattığı deniz hikayelerini pür dikkat dinlerlerdi. Muhammed, ağzı bir karış açık bu hikayeleri dinleyen Mekkelileri etkilemek için olacak gemileri ayetlerinde kullanmayı düşünmüştür.
45-Casiye 12. Allah o (yüce) varlıktır ki, emri gereğince içinde gemilerin yüzmesi ve lütfedip verdiği rızkı aramanız için ve de şükredesiniz diye denizi size hazır hale getirmiştir.

Gemilerden bu derece etkilenen halk muhtemelen ayetlerden de etkilenecektir. O halde gemiler, Allah’ın varlılığının bir delili olmalıdırlar.
31-Lokman 31. Size varlığının delillerini göstermesi için, Allah’ın lütfuyla gemilerin denizde yüzdüğünü görmedin mi? Şüphesiz bunda, çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
42-Şura 32. Denizde dağlar gibi akıp gidenler (gemiler) de O’nun (varlığının) delillerindendir.

1400 sene evvel motorlu gemilerden haberi olmayan Muhammed, gemilerin sadece rüzgarla gidebileceğini bildiği için, rüzgarın esmesini bile Allah’a bağlamıştı. Eğer Allah rüzgarın esmesini durdurursa insanlar denizin ortasında kalırlardı.
Şura 33. Dilerse O, rüzgârı durdurur,da onun (denizin) üstünde kalakalırlar. Elbette bunda çok sabreden, çok şükreden herkes için ibretler vardır.
Bugün motorlu gemilerle insanoğlu Allah’ın iradesine karşı koyuyor olacak ki, rüzgarın bittiği yerde motorlar çalışıyor ve gemiler yollarına devam ediyorlar.Gemilerin fırtınada alabora olup batmalarını dahi insanları korkutmak amacı ile kullanmayı bilmiş, bu tür kazalarda ölenlerin hepsinin, onun ayetlerini inkar edenler olduklarını ima etmek istemiştir.
Şura / 34 Yahut yaptıkları yüzünden onları helâk eder. Birçoğunu da affeder (kurtarır).
35.Böylece âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak bir yer olmadığını bilsinler.

Bu ayetlerde anlatılmak istenen yazarın anlamak istediği elbette değildir. Yazar kendi verdiği anlamla kavga etmiş ki ben olsam ben de kavga ederdim… Unutmayınız ki Kur’an bilim ve teknik ansiklopedisi değildir. Burada şunu anlamamızı istiyor Allah etrafınızda her ne görüyorsanız onun olması için asıl sebeb her ne kadar bazı sebebler de olsa hakiki sebeb Allahın dilemesi iradesi ve kudretidir.

Nasıl mı? Mesela göz görür… O bir yağdır… Koyunun koca kuyruğu da bir yağdır ama koyun kuyruğu ile göremez… Gördüren Allah… elhamdulillah… Sadece sebeblerin var olması yetmez her şey Allahın takdiri iledir şuurunu yerleştirmek için bu ayetler o zamanın insanları için gayet acaib olan bu meseleyi de izah etmiştir mesele sadece bu…

Bugünün teknolojisinde gemiler, uydulardan yönetilmekte, yaklaşan fırtınalardan önceden haberdar olarak önlemlerini alabilmektedirler. Bunlar o zamanlar kimsenin aklında olmayan işler olduğu için, insanları her türlü tabiat olayı ile korkutmak ve etkilemek mümkün olabiliyordu. Muhammed, insanları korkutmak için, gök gürültüsünü ve yıldırımları da kullanmıştır.

Kuran yaşayan bir kitabtır. Ki Yaşayan insanlara gönderilmiştir. Yani felsefik bir masabaşı imalatı değildir. Şimdi gelelim motorlu ve rüzgara ihtiyacı olmayan gemilere…

Rasulullah o zamanda bu tür gemilerden bahsedebilir miydi? Veya nasıl anlatacaktı… öyle şeyler anlatsa idi kime nasıl dinletecekti. Kuranın prensibi budur insanların her gördüğü şeyde Allah paydasını ki bu yaratan olması hasebiyle her mahlukun ortak paydasıdır Allah gerçeğini unutmamak…

Şimdi sen çıkmış diyorsun ki Niye yakıtlı motorlu gemilerden bahsetmemiş. Allah aşkına güldürmeyiniz insanı Sizce bu ayette “gemiler sadece rüzgarla gider” kaydı var mıdır.? “Rüzgarsız deniz seyahati mümkün değildir” hükmü yazılı mı? Hayır… Çünkü zaten bu Kuranın izah tarzından uzak bir üslub Kur’an o an ki düşünceye rahmani boyutu katmıştır o kadar…

İşte ben şimdi bu ayetten aldığım ilhamla sizlere sormak istiyorum: Odunla, kömürle, benzin mazot her ne ile çalışan gemilerinizin çalışmasına sebeb nedir? Taşları dibine çeken deniz nasıl olur da dağlar gibi gemilerinizi yutmuyor? Yani denize kaldırma , kaaya yerçekimi kuvvetini verdiren kimdir veya tam tersini yaptırsa idi -deniz çekse, yeryüzü kaldırsa idi halimiz ne olurdu…-az ama çok azıcık düşünmek yeter ! ” ne da az düşünürsünüz ” ( Mü’minun :80 ) –

Bugün İslamiler, Kuran ayetlerini tartışan kişilerin önüne Şura / 35 gibi ayetleri koyarlarken, hatırlamaları gerekir ki, hac farzını yerine getiren yüzlerce hacı adayı, Mekke’de iki ayrı zamanda çıkan yangınlarda kaçacak yer bulamadıkları için, bir kısmı dumandan boğularak, bir kısmı da yanarak ölmüşlerdir. Aynı şekilde, bir başka tarihte, gene yüzlerce hacı adayı kaçacak yer bulamadıklarından tünelde sıkışarak ölmüşlerdir. Bir kısmı da şeytan taşlarken birbirlerini taşlayarak ölmüşlerdir. Bu kaçacak yeri olmadan ölenlerin hepsinin, Muhammed’in getirdiği dine yürekten bağlı, oraya hac faraziyelerini yerine getirmek için gitmiş Müslümanlar olduklarını unutmamak gerekir.

Tabi ne var ki, her zaman olduğu gibi, İslamilerin yaklaşımı, ‘o ölenleri mükafat olarak Allah yanına almıştır’ şeklinde olacaktır. İşte bu mantıktan kurtulamadıkları içindir ki, bütün İslam ülkeleri geri kalmaktan da kurtulamamaktadırlar. Hiçbir şekilde akılcı yaklaşıma müsaade etmeyen İslami inanç kavramının insanda oluşturduğu düşünce şekli, bir çok İslam ülkesinde görüldüğü gibi, bugün kendi cezasını kendi eliyle vermektedir.

” Allah her ölene gazab yada Allah rahmet etti de yanına aldı ödüllendirdi” yorumlarını sunanlar kendi cehaletlerini bu dine yamayan asalaklardır. Dünya bir ödül yada ceza yeri değildir. Ödül ve ceza yeri ancak ahiret alemidir .

Felaketler hakkında görüşümüzü yine Kuran şekillendirir. Bunlar Allah’ın sayılı günleridir üzerimizde döner durur. İşte bu kadar bazen müslümana bazan kafire rastlar… Allah kimseye zulmetme makamında değildir.o şöyle der: “Biz onlara zulmetmedik onlar ancak kendi nefislerine zulmettiler” şimdi dersek ki insanın bu kendi kendine olan zulmü nasıldır onunda Kurandaki cevabı şudur: “Ellerinizle yaptıklarınızdan dolayı yerlerin ve göklerin nizamı bozuldu”- Detay Kaza-Kader dosyamızda –

Ecel eceldir. Herkese içinde bulunduğu hale göre farklı manalar verir… İman edip salih amel işleyenlere ölüm bir cennet müjdesidir, elbette… Küfredenler için de bir yüz karası olarak cehennem habercisidir ki o cehennem ne kötü yerdir. Allah insanlara eceli ödül yada ceza olarak göndermez. Nasıl her Futbol maçında takdir edilen 90 dk. Varsa herkesin de kendisine tayin edilen bir eceli vardır 20, 30, 60, 90, 100… vs. Vakti gelen ölür. Ölümün manası da son nefesindeki durumuyla alakalıdır. İyi ise iyi bir ölümdür… Kötü bir iş başında, kötü insanlar arasında, ve kötü yerlerde ise o zaman kötü bir ölüm… vesselam…

Ayrıca İslam’a göre nerede ve ne zaman öldüğün önemli değildir Mü’min olan kilise2de ölse cennete gider, kafir kabe yanında ölse cehenneme gider.Mü’min yılbaşı akşamı ölse cennet gider kafir kadir gecesi ölse cehenneme gider.önemli olan ” Nasıl yaşanıldığıdır ” nerede ve ne zaman öldüğün değil ! Ayrıca kul hakkı İslam’da çok önemli bir yer tutar.görevini ihmal edip can-mal…zararınea neden olanlar Allah2a hesap vereceklerdir eğer islam şeriatı uygulanmayıp , yönetici bile olsan cezanı verecek makamlar bulunamıyorsa…!- Detay İslam devleti ütopya değildir adlı dosyamız –

AKRABA EVLİLİĞİ

Bugün bilim, akraba evliliklerinden doğan çocukların sakat doğabilecekleri konusunda yeterince bilgi vermekte ve insanları bu tür evliliklere karşı uyarmaktadır.. Ancak, her şeyi bilen Tanrı, insanların kendileri ile kan bağı bulunmayan bazı evliliklere bile Nisa 23 ayetde yasak getirirken,

4/23. Analarınız, kızlarınız, kızkardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, kardeş kızları, kızkardeş kızları, sizi emziren analarınız, süt bacılarınız, eşlerinizin anaları, kendileriyle birleştiğiniz eşlerinizden olup evlerinizde bulunan üvey kızlarınız size haram kılındı. Eğer onlarla (nikâhlanıp da) henüz birleşmemişseniz kızlarını almanızda size bir mahzur yoktur. Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

neden doğacak çocuklarda sakatlıklara sebep olabilecek bu tür akraba evliliklerine bir yasak getirmemiştir ve getirmediği gibi, Ahzab 50. Ayetde bunu onaylar durumundadır anlamak mümkün değildir..

Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin hanımlarını, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği ve elinin altında bulunan cariyeleri, amcanın, halanın, dayının ve teyzenin seninle beraber göç eden kızlarını sana helâl kıldık.

Ayetten herkesin ilk planda anlayacağı tek şey şudur: “Eğer istiyorsan ve munasib ise amcanın, halanın yada teyzenin kızı ile evlenebilirsin” yok eğer istemiyorsan Allah’ın emrettiği evlilik talimatlarının dışına çıkmış olmazsın…

Akıl sahibi her insanın farkedeceği ve bakanların da gayet açık ve net şekilde görebileceği gibi Ayette illa da Akraba ile evleneceksiniz diye bir kayıt yok… Böyle bir kayıt olmadığı gibi evlenmeyin diye bir kayıt yok…Zaten her akraba evliliği de sakat doğma neden olmaz !ilginçtir ” Kanal 7 ” adlı TV kanalında Türkiye’deki bir köyden haber yapılır : Tüm köy akrabadır ve hiç saat doğum yoktur, bir sakat doğum vardır o da dışarıdan bir kızla evlenen gencin çocuğu !

Kaldı ki bize göre insanlar bir kadın ve bir erkekten türemiş ve temelde bir çekirdek aileye dayanır. Ve hepsi uzun zaman geriye gidildiğinde akraba çıkar. Akraba evliliklerinde %100 problem çıkacak diye bir kayıt yok ki Rasulullah da yaptığı evliliklerinde akraba evliliğinden ziyade yabancılarla evlilik gerçekleştirmiştir.-Detaylı bilgi İslam’da Kadın Hakları dosyamıza –

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: