BBC İslam

İman etmeden mücadele edilemez mücadele etmeden de iman etmiş olunmaz.

Ak partinin paketinde Sunnilerinde adı varmı?

Posted by bbcislam Mayıs 1, 2009


Ak partinin paketinde Sunnilerinde adı varmı?

Sünnilik, Alevilik kadar sınırlanmış ve engellenmiş durumdadır ve eğer Alevileri rahatlatacak bir açılım ve değişim planlanıyorsa Sünni inancın da bu değişimden yararlandırılması gerekir.

Türkiye’nin kuruluşundan bu yana sorun oluşturan temel problemleri bir çırpıda sayıyoruz: Kürt sorunu, Alevi sorunu, laiklik sorunu… Birincisi, Türkiye’nin imparatorluktan çıktıktan sonra ulus devlet olarak kurulurken yaşadığı bir problem olarak kabul ediliyor. Ulus devlet olmaya karar verince (zaten o zamanın cari modeli oydu) o ulusun bir adı olmak zorundaydı. Çünkü ulus devleti imparatorluktan ayıran en temel özellik, çok ulusa değil, tek ulusa dayanmasıydı. Yeni Türkiye bu ulusu “Türk” adı altında oluşturmaya karar verdi.

Gerçi Türkiye’de yaşamaya devam eden imparatorluk bakiyesi milletlere ekseriyeti itibariyle dokunulmadı; bazı gayri Müslim unsurların ülkeyi terk etmesini arzu etmekle yetindi cumhuriyet. Rumların bir kısmı gitti ama mesela Yahudiler kaldı. İttihat ve Terakki iktidarı Ermenileri Anadolu’dan sürüp attı ama Ermenilerin de bir kısmı gitmedi.

Müslüman milletlerin ise tamamı kaldı. Ne Balkanlardan, ne Kafkaslardan, ne Afrika ve bugünkü Ortadoğu’dan gelenler geldikleri yerlere dönmediler.

Dönmediler ama ulus devlet gereği ülkenin egemen ulusu “Türk” olarak isimlendirildiğinden bütün bu milletlerin ortak adının “Türk” olduğu söylendi. Bundan böyle Kürtler, Lazlar, Çerkesler, Abhazlar, Boşnaklar vs. herkes kendi iç dünyalarında bu asli kimliklerini telaffuz edebilecekken kamusal alanlarda tek bir isimle sahneye çıkacaklardı: “Türk”.

Yeni ulus devlet, imparatorluktan devraldığı çoklu yapıyı yeniden örgütlerken bu çözümün yeterli olmadığının farkındaydı. Farklı inançlar, dinler ve mezhepler arasında ulus devletin egemen bir de inanışının olması icap ediyordu. Bu nedenle olsa gerek, 1928’e kadar anayasaya devletin dininin “İslam” olduğu yazıldı. Bugün üzerinde çokça durulan “laiklik” o günlerde kimsenin ne dilinde, ne aklında olan bir ilkeydi. Hele bugünkü şekliyle asla!

Bilindiği gibi laiklik, anayasaya 1937’de CHP’nin altı oku anayasaya girerken girdi.

Denir ki, Türkiye’nin Lozan’da bağımsız bir devlet olarak kabul görmesinin şartlarından biri, imparatorlukla olan bütün bağlarını kesmesiydi. Bu koşul yazılı olarak kayıtlara geçmedi kuşkusuz, fakat masada konuşuldu ve Türkiye delegasyonu da -Gündüz Aktan’ın güzel ifadesiyle- “ülkenin fiziki varlığını kurtarmak için kültürel kimliğinden vazgeçme”yi kabul etti.

Burada önemli bir soru var: Lozan Antlaşması Temmuz 1923’te imzalandığına ve devletin dininin İslam olduğu ilkesi anayasada 1928’e kadar mahfuz tutulduğuna göre nasıl olur da Lozan Antlaşması sırasında Türkiye’ye “kültürel kimlikten vazgeçme” koşulu dayatılmış olur?

Öyle anlaşılıyor ki, Lozan Antlaşması’nın Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıması ve bunun ardından ulus devlet oluşumunun önemli bir aşaması olarak Yunanistan’la yapılan nüfus mübadelesinin tamamlanması beklenmiş; bu gelişmeler yaşandıktan sonra anayasadan “devletin dini İslam’dır” maddesi çıkarılmıştır. Nitekim saltanat kaldırılmış olmasına rağmen cumhuriyetin ilanı da Lozan’dan sonraya, Ekim 1923’e kalmıştı.

Halifeliğin kaldırılması ise Mart 1924’tür.

İmparatorluklar din temelli oldukları, ulus devletler ise dinin yerine ulusu geçirdikleri için bu değişiklikler yapılmak zorundaydı.

Ama görüldüğü gibi, bu değişiklik için bir süre beklendiği anlaşılıyor. Belki de Avrupalılara güvenilmediği için işler tamamen bitene kadar imparatorluk kimliğine dönüş kapısı açık bırakılmak, bu politika bir koz olarak kullanılmak istenmişti. Bunu bilmiyoruz elbette. Böyle bir tahmin ancak spekülasyon olur. Fakat gelişmeler takip edildiğinde neden Lozan’dan önce bütün bunların yapılmadığı, ama anlaşma imzalandıktan ve mübadele tamamlandıktan sonra sözkonusu uygulamaların birbiri ardınca sökün ettiği de izaha muhtaçtır.

Gerçi Mustafa Kemal bu durumu Nutuk’ta açıklıyor. 15 Ocak 1923’te İzmit’te düzenlediği ünlü basın toplantısında geçen olaya ilişkin kendisinin bir izahı var.

Olay şöyle:

Mustafa Kemal, 1923 yılının 15 Ocak gecesi, İzmit Kasrı’nda İstanbul gazetecileriyle yaptığı sohbet sırasında (hani “Kürtlere anayasal özerklik”ten bahsedildiği söylenen meşhur basın toplantısı vardır ya, işte o basın toplantısı bu. Gerçi “Kürtlere anayasal özerklik”ten değil de “muhtar şûralar”dan bahsedilmişti.) Kılınçzade Hakkı Bey yeni hükümetin dini olup olmayacağını sordu. Mustafa Kemal milletin dinsiz olmadığını, devletin dininin de İslam olduğunu söyledi. Nitekim 1921 ve 24 anayasalarında bu prensip ikinci madde olarak yerini aldı.

Fakat Mustafa Kemal, birkaç yıl sonra, Ekim 1927’de Nutuk’ta İzmit’teki basın toplantısında devletin dininin İslam olacağını neden söylediğini şöyle açıklayacaktı:

“Açıkça söyleyeyim ki bu soruyla karşılaşmayı hiç de istemiyordum. Çünkü pek kısa olması gereken karşılığın o günkü koşullara göre ağzımdan çıkmasını henüz istemiyordum. Gazetecinin sorusuna karşı ‘Hükümetin dini olamaz’ diyemedim, tersini söyledim. ‘Vardır efendim, İslam dinidir’ dedim, ama hemen, ‘İslam dininde düşünce özgürlüğü vardır’ diye sözlerimi açıklamak ve yorumlamak gereğini duydum. Demek istedim ki hükümet, düşünce ve inançlara saygı göstermekle bağımlı ve yükümlüdür.

Gazeteci verdiğim yanıtı elbette akla yatkın bulmadı ki, yeniden ‘Yani hükümet bir dine bağlı olacak mı’ diye sordu. ‘Olacak mı, olmayacak mı bilmem’ dedim, işi kapatmak istedim, ama kapatamadım. ‘Öyleyse’ dediler, ‘herhangi bir sorun üzerinde inançlarıma ve düşüncelerime uygun bir görüş ortaya atmaktan hükümet beni yasaklayacaktır’.

“O zaman iki şey düşündüm. Biri: ‘Yeni Türkiye Devleti’nde her ergin kişi, dinini seçmekte özgür olmayacak mıdır’ sorusu… Öbürü, Hoca Şükrü Efendi’nin ‘İslam halifeliğinin görevi şe­riat buyruğunu savunmakta Peygamberin yerini tutmaktır’ sözleri… Oysa Hoca’nın dediklerini uygulamaya kalkışmak, ulusal egemenliği ve vicdan özgürlüğünü kaldırmaya çalışmaktı, öyleyse devlet ve hükümet terimlerini ve millet meclislerinin görevlerini, din ve din kuralları kılığına sokarak kimler ve niçin aldatılacaktır? Gerçek bu olmakla birlikte, o gün İzmit’te bu konuda gazetecilerle daha çok konuşmayı uygun bulmadım.

Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da yeni Anayasa yapılırken, ‘laik hükümet’ teriminden ‘dinsizlik’ anlamı çıkarmaya eğilimli olanlara ve bundan yararlanmak isteyenlere fırsat vermemek amacıyla yasanın 2. maddesini anlamsız kılan bir terimin konulmasına göz yumulmuştur. Yeni Türkiye devletinin, çağdaş niteliği ile bağdaşmayan terimler, cumhuriyetçe o zaman için sakınca görülmeyen ödünlerdir. Ulus, anayasamızdan bu gereksiz terimleri ilk elverişli zamanda kaldırmalıdır.”

“Gereksiz terimler”in kaldırılması, Atatürk’ün Nutuk’u okuduğu CHP Kongresinden bir yıl sonra gerçekleşti gerçekleşmesine ama “laiklik”in, yani Atatürk’ün endişesiyle halk arasında “dinsizlik” sayılma ihtimali yüksek bu ilkenin anayasaya girmesi için Atatürk’ün artık hastalıktan yatağa düştüğü ve çevresindekiler tarafından nisyana terkedildiği 1937’e kadar beklendi!

Bu son atakla yeni ulus devletin din-devlet ilişkileri bahsindeki evrimi de tamamlanmış oldu. Fakat devlet, laiklik ilkesiyle dinî hayatı kamusal alandan sürüp çıkarırken imparatorluğun egemen dinî geleneğini sürdürmeye de özen gösterdi. Yani Osmanlı’dan miras kalan Sünni-Hanefi karakter, tıpkı Avrupa’daki ulus devletlerin Hıristiyan-Katolik veya Hıristiyan-Protestan karakteri gibi Türk ulus devletinin kayıtlara geçmeyen egemen kimliği olarak kabul edildi. Bunun önemli göstergesi Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulmasıdır.

Bu kurum, açıkça Sünni-Hanefi inanca göre inşa edildi ve siyasi partilerin bu kurumun kaldırılmasını talep etmesi parti kapatma gerekçesi olarak uzun süre Siyasi Partiler Kanunu’nda yeraldı. (Yürürlükteki Siyasi Partiler Kanunu’nun 89. maddesine göre “Siyasi partiler, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek özel kanunda gösterilen görevleri yerine getirmek durumunda olan Diyanet İşleri Başkanlığının, genel idare içinde yer almasına ilişkin Anayasanın 136’ncı maddesi hükmüne aykırı amaç güdemezler.”)

Ulus devletin egemen “Türk” niteliği nasıl ki başta Kürtler olmak üzere diğer kimlikler için fiilî sorunlar oluşturduysa, egemen Sünni-Hanefi kimlik de diğer kimlikler için temel bir sorun oluşturuyordu. Ülkenin muhafazakâr kesimlerinin, laiklik ilkesi nedeniyle yaşadıkları mağduriyete rağmen ulus devletin Sünni-Hanefi karakterine destek vermesi ise sorunu iyice karmaşıklaştırdı.

Aleviler, egemen Sünni-Hanefi karakterin kendilerine nefes aldırmamasını laik devlete değil de muhafazakârlığa fatura etmeye başladıklarında ise Sünnilerle Aleviler arasında çatışmalara varacak gerginliklerin oluşması artık kaçınılmazdı. Üstelik 50’li yıllarla birlikte çoğunlukla sağ hükümetlerin iktidara gelmesi, Alevilerin, ulus devletin kuruluş temellerinden kaynaklanan nedenleri unutarak sorunun kaynağına sağ-muhafazakâr iktidarları yerleştirmesine yolaçtı. “Devletin Diyanet İşleri Başkanlığı vasıtasıyla egemen din anlayışını topluma dayattığı” argümanının sorumluluğu sağ-muhafazakâr iktidarlara yüklenirken bu kurumu Genelkurmay Başkanlığı ile birlikte Atatürk’ün kurduğu hiç akıllara gelmedi. Hatta Bektaşi ayinlerini icra edebilmenin kurumsal imkânını sağ-muhafazakâr iktidarların engellendiği iddiası doğru olsa bile bu engellemenin tekke ve zaviyeler hakkındaki devrim kanununa dayandığı da tamamen unutuldu. Bütün günah Sünnilerin boynuna yıkıldı.

Hal böyle olunca bazı Alevi gruplarında “egemen Sünnilik”e karşı mücadele neredeyse Alevilerin haklarını almanın tek hedefi haline geldi. “Egemen Sünnilik”e karşı mücadelenin aleti de, laiklik ilkesi kullanılarak Sünniliğin mümkün mertebe engellenmesi, haklarının kısıtlanması, hatta toplumsal hayattan sürülüp çıkarılması için (mesela başörtüsünün yasaklanması, oruç tutma ve namaz kılma gibi ibadetlerin aleni yapılmasına tepki gösterilmesi vs. gibi yollarla) çaba göstermek oldu. İlginçtir, bu mücadelede Sünni dinî tezahürlerin baskı altına alınması için çalışılırken aynı tezahürleri benimseyen ve bu nedenle aslında Sünnilerle birlikte aynı temel sorunu yaşayan Alevi inanç olarak Caferilik de hedefe konulmaktan çekinilmedi, çekinilmiyor.

AK Parti’nin Alevi milletvekili Reha Çamuroğlu’nun çok güzel ifade ettiği gibi, sorunun çözümü, Alevilerin haklarını kazanabilmesi için Sünnilerin haklarının kısıtlanması mıdır?

Öyle anlaşılıyor ki, bazı Alevi kuruluşları Sünnilerin haklarının ve özgürlüklerinin kısıtlanmasını ulus devletin egemen Sünni-Hanefi karakterinden kurtulmanın yolu olarak görmekten vazgeçmeyecekler. Onlar bu yönde baskı uyguladıkça Sünni çevreler de sağ-muhafazakâr iktidarların çevresine toplaşıp ulus devletin Sünni-Hanefi karakterine destek vermeye sürdürüyorlar.

Böylelikle laiklik ilkesi nedeniyle yaşadıkları mağduriyeti de başka alanlarda telafi etmiş oluyorlar.

Türkiye’de ulus devletin etnik ve dinî alanda yarattığı temel sorunları halletmek için gerekli değişim ve demokratikleşme kuşkusuz Kürtlere ve Alevilere haklarını vermeli, onların eşit vatandaşlar olarak toplumun saygın parçası olmasını sağlamalıdır.

Fakat bunun yolu, ülkenin diğer etnik veya dinî unsurlarını yoksayan formülleri hayata geçirmek olmasa gerektir.

Tam da bu noktada sorulması gereken, hükümetin Alevi ve Kürt açılımlarını içeren değişim paketinde Sünnilerin yeri olup olmadığıdır. Ulus devletin egemen karakteri zımnen Sünni-Hanefi karakter olsa bile Sünniler, dinî hayatlarını sürdürmede güçlüklerle karşı karşıyadır. Başörtüsü sorunu bunların başında geliyor. Ayrıca dinî hayatın görünür olmasını engellemeye ayarlı laiklik uygulaması nedeniyle çalışma hayatında, akademik ve kamusal alanda, hatta sivil toplumda önemli sorunlar vardır.

Alevilerin haklarının iade edilmesi için gerekli değişikliğin bazı devrim kanunlarının kaldırılmasından geçtiğini fark edebiliyorsak ve Türkiye artık devrim sürecinden çıkıp normalleşme yoluna girdiyse bu değişimin Sünnileri de kapsaması gerekir. Sadece Aleviler için ayrıcalık yaratmak üzere tekke ve zaviyeler hakkındaki kanunda gevşeme sağlanacaksa ama bu gevşemeden Sünniliğin maneviyat dünyası yararlanamayacaksa değişim ve demokratikleşmeden sözedilmiş olmayacaktır.

Sünniliğin zaten egemen ve her daim iktidar olduğu, bu nedenle onların dinî haklarından sözetmenin mümkün olmadığı yönündeki kimi Alevi kesimlerin iddiası tamamen geçersizdir. Bu Alevi kuruluşlarının, böyle sığ açıklamalar yapmadan önce Sağ-muhafazakâr iktidarların ulus devletin egemen karakteri olarak Sünni-Hanefi kimliğe destek vermesinden Sünnilerin dinî hayatına ne düştüğüne iyi bakmaları gerekir.

Aksine Sünnilik, Alevilik kadar sınırlanmış ve engellenmiş durumdadır ve eğer Alevileri rahatlatacak bir açılım ve değişim planlanıyorsa Sünni inancın da bu değişimden yararlandırılması gerekir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: