BBC İslam

İman etmeden mücadele edilemez mücadele etmeden de iman etmiş olunmaz.

Mustafa Kemal Tarihçiliği ve Kemalizmin Tasfiyesi

Posted by bbcislam Nisan 30, 2009


Mustafa Kemal Tarihçiliği ve Kemalizmin Tasfiyesi

Gerçek şu ki, Mustafa Kemal, cumhuriyet tarihi ile Osmanlı tarihi arasındaki kayıp halkadır ve eğer bu halka, tarihsel gerçekliğiyle ortaya konabilirse cumhuriyetin Osmalı tarihi ile kavgası bitecektir.


Bir zamandır tarihin neden bu kadar merak edilen bir saha haline geldiği üzerine konuşmalar oluyor. Tarihi romanlar en çok satan kitaplar, tarih sohbetleri de medyanın en çok takip edilen türü haline geldi.

Kimi uzmanlar bu merakı, insanların kendilerini ve kimliklerini öğrenmek istemeleriyle izah ediyorlar. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu dönemine duyulan büyük ilgi, hangi köklerden geldiğimize ilişkin yatıştırılamayan merakla açıklanıyor.

Fakat bu tarih merakının kendiliğinden ortaya çıkmış, tamamen halkın talebiyle ilgili ve harici hiçbir dinamiğin yönlendirmediği bir gelişme olduğunu düşünmek biraz saflık olabilir.

Bizim kanaatimiz, tarih merakı teşvik edilip özendiriliyor.

Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün insan yönünü anlattığını söyleyen Can Dündar’ın, “Mustafa” filmini hazırlarken Genelkurmay arşivlerine girebilen ender sayıdaki kişilerden biri olduğunu biliyoruz değil mi? Kemalist çevrelerce çok sert eleştirilere maruz kalan bu ilginç belgesel, Genelkurmay’ın açmakta epeyce cimri davrandığı arşivlerini Dündar’a cömertçe kullandırmasıyla mümkün olabildi.

Belgeseldeki Atatürk, kemalistlerin anlattığı Atatürk kesinlikle değildi. Zaten adından da anlaşıldığı gibi, “Mustafa” aktarılıyordu kitlelere ve oradaki “Mustafa” Osmanlı paşası Mustafa Kemal’di. “Atatürk”ün laik cumhuriyeti tabii ki yoksayılmıyordu ama birbirinden kopuk laik cumhuriyet dönemi ile Osmanlı döneminin birleştirilmeye çalışıldığı da hiç dikkatten kaçmıyordu.

Habertürk’te Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı tarafından yürütülen tarih programları, NTV’de İlber Ortaylı tarafından yapılan tarih programı ve diğerleri adeta cumhuriyet tarihi ile Osmanlı tarihi arasındaki kopuk ilişkiyi yeniden bağlamaya çalışıyorlar.

Yakın tarihimizi, ekseninde Mustafa Kemal’in olduğu bir tarih olarak yeniden yazmanın amacı, “Kemalizm” adı altında aşırı biriken tortudan kurtulma arayışı olarak görülebilir.

TSK’nın da bu değişim ve dönüşüme istekli olduğu anlaşılıyor.

Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un Yıllık Değerlendirme Toplantısı’nda yaptığı konuşmada (14 Nisan 2009), 12 Eylül askeri darbesiyle kamuoyunun gündemine giren “Atatürkçü düşünce sistemi”nin bir ideoloji değil, akıl ve bilime dayanarak nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşü olduğunu söylemişti. Aslında “Atatürkçü düşünce sistemi”nin, daha çok sol çevrelerce ideolojik kimliği göstermek amacıyla kullanılan “Kemalizm”in yerine ikame edilmiş yeni bir kavramsal çerçeve olduğu bellidir. Tıpkı 12 Eylül askeri darbesinin generalleri gibi Başbuğ da Kemalist ideolojik kimliği dışlayarak onun yerine “Atatürkçü düşünce sistemi”ne dayandıklarını ve bunun da bir ideoloji değil, nasıl karar verileceğini gösteren bir dünya görüşü olduğunu ifade etti.
Bu değerlendirmeler son derece önemli, hayati ve stratejiktir.

Bir yandan tarihçiler, ideolojik kimlik olarak Kemalizmin dogmatik bilgilerine meydan okur ve onların yanlışlığını belgelerle ortaya dökerken, öte yandan Genelkurmay, bu çalışmalara hem lojistik destek veriyor, hem de kendi tercihini açıkça belirterek psikolojik üstünlüğün “Mustafa Kemal”e geçmesini sağlıyor.

Bu koşullarda Kemalizmin hem iç dinamikler bakımından zemin kaybetmesi kaçınılmazdır, hem de bu gayret küresel beklentiler için hayli memnun edicidir.

Ayrıca mesela Halil İnalcık, Murat Bardakçı, İlber Ortaylı, Mehmet Genç gibi liberal laik isimlerin tarihçiliği, yıllardır yakın tarihe eleştirel ve alternatif bakmaya çalışan muhafazakâr tarihçilerden de kesin olarak rol çalıyor. Dolayısıyla yakın tarihin alternatif yazımında muhafazakar yazarlar değil, liberal laik yazarlar öne geçmiş oluyorlar.

Gerçek şu ki, Mustafa Kemal, cumhuriyet tarihi ile Osmanlı tarihi arasındaki kayıp halkadır ve eğer bu halka, tarihsel gerçekliğiyle ortaya konabilirse cumhuriyetin Osmalı tarihi ile kavgası bitecektir.

Osmanlı hanedanının saray hayatında cumhuriyet dönemindeki kadar modern, batılı ve laik yaşam biçimine sahip olduğu yönündeki yayınlar, sanıldığı gibi Osmanlı hanedanını itibarsızlaştırmak ve gözden düşürmek için değil, cumhuriyete geçişin zannedildiği gibi radikal bir değişim olmadığını kanıtlamak için yapılıyor olmalıdır.
Bu uğraşıda cumhuriyetin kaybedeceği bir şey yoktur, ama Kemalistlerin icat ettiği siyasal rejim kesin olarak kaybedecektir. Zaten küresel iradenin büyük derdi de Türkiye’nin küresel siyasi ve ekonomik sisteme entegre olmasının önündeki büyük engel olarak meşruiyeti kendinden menkul Kemalist siyasi rejimdir ve eğer bu meşruiyete enerji sağlayan Mustafa Kemal Atatürk’ün Kemalist ideoloji ile bağı koparılabilirse Kemalist rejimin ayakta durması mümkün olamayacaktır.

Mustafa Kemal tarihçiliğinin bu ameliyede verdiği önemli lojistik desteği anlamlandırırken, Türkiye ile ilgili dışardaki ve içerdeki değişim iradesinin yönünü iyi takip etmek yeterli olacaktır.

Washington-Brüksel hattında olgunlaştırılan reformların, Türkiye’nin mevzuatına sokulan tercüme yasaların ve uluslararası siyasetteki zorlayıcı denklemlerin eski Türkiye’yi değiştirmeye matuf olduğu söylenebilir. Fakat buradan Türkiye’nin Batı yanlısı siyasi kimliğinden alınıp İslami bir kimliğe yönlendirilmek istendiği sonucu çıkarılmamalıdır. Nitekim ABD Başkanı Obama, nüfusun çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen Türkiye’nin “İslam ülkesi” olarak tanımlanmaması gerektiğini, nüfusun çoğunluğu Hıristiyan olmasına rağmen kendi ülkesini “Hıristiyan ülke” olarak tanımlamadıklarını emsal göstererek dile getirmişti.

Türkiye’deki muhafazakar iktidar, Türkiye’yi küresel ekonomik ve siyasi sisteme entegre etmesi işleviyle tahammül edilen bir iktidardır ancak. Zaten AB reformları ve AİHM kararlarının hiçbirinde, Türkiye’nin İslamlaşması bir yana, dinî hayatın önündeki kısıtların kaldırılmasına dair bile en küçük bir düzenleme bulunmaması meseleyi yeterince izah ediyor olmalıdır.

Çarpıcı bir çelişkidir ki küresel irade, Türkiye’yi, kendisini Batılı değerlerin yerleştirilmesine adamış ideoloji olarak Kemalizmden Batılı değerlerin korunması için kurtarmaya çalışmaktadır.

Öyle görünüyor ki Türkiye’de Batılı değerlerin temsili konusunda aktör değişimi yapılmaktadır ve yeni aktörler, küresel sistemle uyum içinde çalışabileceklerine ikna olunan liberal laik çevrelerdir. Bu kesimin kendi içindeki bazı yatay çelişkilere ve kavgalara takılıp projenin tutarlılığından kuşkuya düşmemek gerekir.

Bugüne kadar Türkiye’nin küresel sisteme entegrasyonunu sadece AK Parti iktidarı bünyesindeki iktidar bileşenleri (eski İslamcılar, muhafazakarlar, liberaller, eski solcular, merkez sağcılar) temsil ediyorken 2007 genel seçimlerinden sonra dikişleri atmaya başlayan bu torbayı artık Ergenekon gibi çok ciddi ve önemli bir soruşturmanın bile birarada tutmaya güç yetiremeyeceği anlaşılıyor. Dolayısıyla laik liberaller ve eski solculardan oluşan entelektüel kanadın bizzat görev üstlendiğini gösteren epeyce kanıt var. Mustafa Kemal tarihçiliğini bu potaya dahil etmek yerinde olacaktır.

Hulasa, Mustafa Kemal’i mihver alan tarih araştırmacılığının aktüel siyasi amaçlara verdiği servisin yanısıra entelektüel alanda da yakın tarih için önemli kırılmalar meydana getirdiğini görüyoruz.

Osmanlı ile cumhuriyeti bütünleştirme yönündeki vesikalar ve bunlara dayalı yeni yorumlar, Kemalistlerin ve muhafazakâr tarihçilerin ortak paydasını, yani cumhuriyetin Osmanlıdan radikal bir kopuş olduğu iddiasını temelinden sarsıyor.

Açılan bu yeni pencereden baktığımızda çok farklı tarih yorumlarına da kapı aralandığını düşünebiliriz.

Öyleyse başka araştırmaların konusu olmayı hakeden bir iddiayı da biz ortaya atalım:

Mustafa Kemal, saltanata son veren reformlarını gerçekleştirmeseydi belki de Türkiye’de de cumhuriyet değil, İran’daki gibi bir monarşi ortaya çıkacaktı ve belki de İran’da yaşandığı gibi bir süreçle Türkiye’ye de cumhuriyeti İslamcılar getirecekti.

Yaşanmış örnek hemen yanıbaşımızda, İran’da.

O nedenle İran’da cumhuriyet örneğinin derinlemesine incelenmesinde büyük yararlar olduğunu her defasında hatırlatıyoruz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: